2024 yılı da geride kaldı! Peki 2024 sinematografik açıdan nasıl bir oldu? İşte 2024 yılının en iyi filmleri...
2024 yılı sinema dünyasında, özgün hikayeleri ve unutulmaz performanslarıyla öne çıkan yapımlara sahne oldu. Alice Rohrwacher, Colson Whitehead ve birçok yetenekli yönetmenin imzasını taşıyan eserler, izleyiciler üzerinde derin izler bıraktı. Bu yapımlar, sinemanın sınırlarını zorlayan anlatıları ve etkileyici sahneleriyle yılın en çok konuşulanları arasında yer aldı.

2024 yılı sinema dünyasına damgasını vuran bir çok filme ev sahipliği yaptı. HaberEt olarak 2024'ün yılında çıkan ve mutlaka izlemeniz gereken filmleri sizler için derledik.
İşte 2024 yılına damga vuran filmler;

La Chimera
Alice Rohrwacher’ın yönetmenliğini üstlendiği La Chimera, izleyicilerine duygusal bir yolculuk vaat ediyor. Film, Arthur adlı İngiliz mezar soyguncusunun hayatına odaklanıyor. Josh O'Connor’ın müthiş performansı ile hayat bulan Arthur, eski suç dünyasına geri dönerek, kaybettiği sevgilisiyle olan ilişkisinin ardından derin bir yalnızlık içinde sürükleniyor. Ancak, bu suçlar onun için bir kaçış yolu olmaktan öte, kaybolan bir şeyin arayışı haline geliyor. Rohrwacher, masallar, tarih ve İtalyan sinemasından beslenerek kendine özgü bir yapım ortaya koyuyor. La Chimera’da mizah, hüzün ve arayış, izleyiciyi sarhoş eden bir şekilde harmanlanıyor.

Nickel Boys
Ramell Ross’ın yönettiği Nickel Boys, Colson Whitehead’ın 2019 Pulitzer Ödüllü romanından uyarlanıyor. Film, Elwood adlı zeki bir siyah çocuğun, Güney Amerika'nın Jim Crow dönemi şartlarında, Nickel Academy'ye gönderilmesinin hikayesini anlatıyor. Elwood, burada büyük bir adaletsizlik ve ayrımcılıkla yüzleşirken, izleyiciye güçlü bir sinematik deneyim sunuluyor. Ross, subjektif bir anlatım kullanarak, Elwood’un bakış açısını izleyiciye doğrudan yansıtmayı başarıyor. Nickel Boys, hem sinematografik anlamda hem de duygusal yoğunluğu açısından sinemaseverlere unutulmaz anlar sunuyor.

Last Summer
Catherine Breillat’ın yönettiği Last Summer, son yıllarda karşımıza çıkan May-December ilişkilerini ele alan en çarpıcı yapımlardan biri olarak öne çıkıyor. 17 yaşındaki bir çocukla güçlü bir avukatın arasında geçen yasak aşk, derin bir cinsel çekimle ve tabu kırıcı bir biçimde işleniyor. Ancak, filmdeki perversiteye rağmen, Breillat izleyiciye gerçeği, güveni ve yanlışla doğrunun arasındaki sınırları sorgulatıyor. Last Summer, izleyiciye, doğru ve yanlış arasındaki bulanık çizgilerde gezinmenin verdiği bir huzursuzlukla etki bırakıyor.

I Saw the TV Glow
Jane Schoenbrun’ın I Saw the TV Glow adlı filmi, kişisel baskılardan doğan kabus gibi bir büyüme hikayesini anlatıyor. Shy, televizyon meraklısı bir genç olan Owen’in hikayesinin anlatıldığı bu film, içsel baskıların ve toplumun gençleri nasıl şekillendirdiğinin etkilerini derinlemesine işliyor. Schoenbrun, sinemanın gücünden faydalanarak, gençlerin bastırılmış duygularının ne gibi korkutucu sonuçlar doğurduğunu gözler önüne seriyor. Film, güvenli bir yaşam tarzının aslında ne kadar tehlikeli olabileceğine dair güçlü bir mesaj veriyor.

The Brutalist
Brady Corbett’in yönettiği The Brutalist, 30 yıl boyunca Macar kökenli bir mimarın hayatını ele alıyor. Adrien Brody’nin canlandırdığı László Tóth, başarılı bir mimar olarak, Pennsylvania endüstriyel patronu Harrison Lee Van Buren tarafından büyük bir topluluk merkezi inşa etmesi için görevlendiriliyor. Film, patronaj ve sanat arasındaki ilişkinin yanı sıra, toplum ve birey arasındaki gerilimleri derinlemesine inceliyor. Corbett, filmi sürükleyici bir tempo ve güçlü görsel anlatımlarla izleyiciye sunuyor.

The Taste of Things
Anh Hung Tran’ın The Taste of Things adlı filmi, yemek pişirmenin ve yemenin, insan ilişkilerindeki en derin anlamları keşfetmenin bir yolu olduğunu vurguluyor. Juliette Binoche’un harika performansıyla hayat bulan Eugénie, yediği yemeklerde hayatın geçiciliğini ve aşkı keşfeder. Bu film, sadece gastronomi değil, aynı zamanda romantizm ve zamanın ne kadar hızlı geçtiği üzerine bir meditasyon sunuyor. The Taste of Things, izleyiciye yemekle ilgili derin düşünceler ve hoş bir romantizm sunuyor.

Challengers
Luca Guadagnino’nun Challengers adlı filmi, biraz eğlenceli ve bolca saçma bir tenis drama-komedisidir. Zendaya, Josh O’Connor ve Mike Faist’in başrollerini paylaştığı film, tenisle ilgili ciddi bir yaklaşımın ne kadar absürd olabileceğini gösteriyor. İronik bir şekilde, film karakterlerinin tenis üzerindeki katı tutumları, komik ve absürd bir hale geliyor. Guadagnino’nun kamerası, filmin bu ironik havasını güçlendirecek şekilde hareket ediyor.

Here
2024’ün en dikkat çeken filmlerinden biri, Belçikalı yönetmen Bas Devos’un Here adlı filmi. Stefan adlı Romanyalı bir inşaat işçisinin Brüksel’deki son günlerinde geçirdiği zaman üzerine kurulu olan bu yapım, derin bir duygusal bağın nasıl kurulduğunu anlatıyor. Stefan’ın, Shuxiu adında bir botanikçiyle olan ilişkisi üzerinden, değişim ve bağ kurma süreci izleyiciye sunuluyor. Film, bir anlamda insan ilişkilerinin ve sabırlı değişim süreçlerinin güzel bir portresini çiziyor.

Janet Planet
Janet Planet, ünlü oyun yazarı Annie Baker’ın yönetmenlikteki ilk denemesi olarak karşımıza çıkıyor. 1991 yılında, Batı Massachusetts’te geçen film, tek başına bir anne olan Janet ve kızı Lacy’nin arasındaki bağı keşfederken, birbirlerine duydukları karmaşık sevgiyi gözler önüne seriyor. Film, dönemin atmosferini ve kişisel bağı o kadar doğal bir şekilde yansıtıyor ki, izleyiciler adeta oradaymış gibi hissediyor.

Evil Does Not Exist
Ryusuke Hamaguchi’nin Evil Does Not Exist filmi, Japonya’nın kırsal bir köyünde geçen bir hikaye ile doğa ile uyum içinde yaşayan insanların, glamping yapan bir şirket tarafından nasıl tehdit altına girdiğini konu alıyor. Film, küçük bir kasabada yaşanan bu değişimin ardından, toplumsal çelişkiler ve bireysel çatışmaları derinlemesine işliyor. Film, köy halkının şirket temsilcileri ile yaptığı kamu toplantısındaki yoğun duygusal sahneleri ile dikkat çekiyor.

Nosferatu
Robert Eggers, 1922 yapımı Nosferatu filmiyle, korku sinemasının en büyük eserlerinden birine modern bir yorum getiriyor. Film, Bill Skarsgård’ın canlandırdığı unutulmaz bir vampirle, 19. yüzyılın karanlık atmosferini son derece etkileyici bir şekilde izleyiciye sunuyor. Eggers, karanlık ve rahatsız edici atmosferin yanı sıra, filmdeki erotizm ve gerilimle de dikkat çekiyor. Bu, onun şimdiye kadar yaptığı en iyi film olarak kabul ediliyor.

Anora
Sean Baker’ın Anora filmi, New York’ta çalışan bir striptizci olan Ani’nin, kendisini zengin bir Rus oligarkının oğluyla ilişki içinde bulmasını konu alıyor. Film, paranın ve seksin, gerçek aşk ve mutluluğu nasıl yanlış bir şekilde tanımlayabileceğini gözler önüne seriyor. Baker’ın alt kültürlere dair derin gözlemleri, filme farklı bir tat katıyor.

All We Imagine as Light
Payal Kapadia’nın All We Imagine as Light filmi, Mumbai’de yaşayan iki hemşirenin gündelik yaşamları ve ilişkilerindeki değişimleri keşfeden zarif bir dram. Film, sıradan bir yaşamın içindeki olağanüstülüğü ve kişisel politikayı yumuşak bir şekilde bağdaştırarak izleyiciye sunuyor. Filmdeki duygusal yoğunluk ve doğal anlatım, izleyiciyi derinden etkiliyor.

No Other Land
No Other Land, 2019 ile 2023 yılları arasında işgal altındaki Batı Şeria’da, özellikle Masafer Yatta köyünde yaşayan Filistinlilerin mücadelesine odaklanıyor. Film, Filistin halkının İsrail askeri baskılarına karşı verdiği direnişi, zorlayıcı bir şekilde anlatıyor. Filmin yaratıcıları, bu zorlu süreçte yaşadıkları zorlukları ve direnişin ne kadar yavaş olduğunu belgeliyor.

The Beast
Bertrand Bonello'nun son yapımı olan bu film, Henry James'in 1903 tarihli romanı "The Beast in the Jungle"dan esinleniyor. Ancak Bonello, bu eseri sadece tematik bir köprü olarak kullanarak daha geniş bir anlatı evreni oluşturmuş. 1910, 2014 ve 2044 yıllarında geçen üç farklı hikaye, izleyiciyi farklı zaman dilimlerinde yalnızlık, korku ve kendine zarar verme temaları etrafında derinlemesine düşündürüyor. Film, James'in dönemine özgü Paris kostüm dramalarını andıran ilk bölümden sonra, modern toplumsal sorunları, özellikle de yapay zeka ve "incel" kültürünü işleyerek izleyiciyi sarsıyor. Farklı türler ve melodramatik bir mizah anlayışıyla dolu olan bu yapım, Bonello’nun cesur bir deney olarak dikkat çekiyor.

Sing Sing
Amerika'nın ünlü Sing Sing Cezaevi'nde geçen etkileyici bir drama. Greg Kwedar'ın yönettiği film, mahkumların, bir tiyatro programında yer alarak kendilerini yeniden keşfetmelerini konu alıyor. Yönetmen, klişelerden uzak durarak, karakterlerine derin bir empati ve saygı gösteriyor. Filmdeki başrol oyuncusu Colman Domingo'nun yanı sıra, cezaevindeki rehabilitasyon programına katılan gerçek mahkumlar da performans sergiliyor. Bu film, mahkumların insanlıklarını yeniden kazanmalarına yardımcı olan süreçleri ve cezalandırma sisteminin aileler üzerindeki etkilerini derinlemesine inceliyor.

Daughters
Angela Patton ve Natalie Rae'in yönettiği "Daughters", kadınların ve tutuklu babalarının ilişkilerini odağa alıyor. Richmond, Virginia'da bir programla babalarıyla birlikte dans eden kızlar, filmin duygusal derinliğini artıran önemli bir konu oluşturuyor. Program, tutukluluk ve ailevi ilişkiler arasındaki kopukluğu iyileştirmeyi amaçlıyor. Film, babaların ve ailelerinin yaşadığı karmaşık duygusal süreçleri ele alırken, toplumsal sistemin insanlar üzerindeki tahrip edici etkisini gözler önüne seriyor.

Do Not Expect Too Much from the End of the World
Radu Jude'nin "Do Not Expect Too Much from the End of the World" filmi, geç kapitalizm dönemini ve onun toplumsal yıkıcı etkilerini derinlemesine keşfe çıkıyor. Jude, gerçek insanları ve olayları filmine dahil ederek, kapitalizmin sonlarına yaklaşan dönemin etkilerini absürd bir şekilde sunuyor. Film, izleyiciyi sürekli bir tükenmişlik duygusu ve aşırı uyarım hissiyle sarar. Hem karanlık hem de komik olan bu film, çağdaş sinemanın en ilginç örneklerinden biri.

Good One
India Donaldson’ın yönetmenliğini yaptığı "Good One", arkadaşlar arasındaki ilişkiler ve babalarla kızları arasındaki dinamikleri konu alıyor. Chris ve Matt'in birlikte çıktıkları bir seyahat ve Chris'in 17 yaşındaki kızı Sam’in deneyimleri, filmdeki karakter gelişimlerini zenginleştiriyor. Donaldson, insan ilişkilerindeki incelikleri ve karakterlerin içsel çatışmalarını ustaca yansıtıyor. Film, küçük bir olayın bile büyük bir duygusal etki yaratabileceğini gösteriyor.

Between the Temples
"Between the Temples", Jason Schwartzman’ın canlandırdığı Ben Gottlieb'in trajik hikayesini takip ediyor. Karısı öldükten sonra Ben, eski müzik öğretmeni Carla Kessler ile yeniden bağlantı kurar ve arasındaki yaş farkına rağmen, ikili derin bir ilişki geliştirir. Film, yas ve kayıplarla başa çıkmaya çalışan bir adamın içsel yolculuğunu absürd bir şekilde işlerken izleyicisine hem güldürür hem de acıma duygusu yaratır. Sean Price Williams’in el kamerası kullanımı ve enerjik montajı, filmi daha da benzersiz kılıyor.

My First Film
Zia Anger, “My First Film”de, “Always All Ways, Anne Marie” adlı ilk uzun metraj filminin yapım sürecini samimi bir şekilde ele alıyor. Gerçekten de bu film, Anger’ın naifliğini, ego çatışmalarını ve bağımsız film setlerinde sıkça görülen dikkatsizlikleri gözler önüne seriyor. Ancak film, yalnızca hataları ve suçlulukları yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda yaratıcı bir sürecin insanı nasıl dönüştürdüğünü de vurguluyor. Özellikle kadın sanatçıların karşılaştığı engelleri ve sektörün onları nasıl şekillendirdiğini derinlemesine işliyor. Anger, “My First Film”de, sanatsal bir doğuşu ve zor bir yolculuğun ardında yatan özgürlük arayışını anlatıyor.

Rap World
“Rap World”, 2009 yılında geçen bir hikaye ile hip-hop dünyasının derinliklerine inmeyi başarıyor. Film, üç genç adamın rap yapma hayalleriyle dolu bir kasaba atmosferinde geçiyor. Karakterlerin, 2008 yılında vizyona giren ve kült statüsüne ulaşan “The Dark Knight” hakkında hayallere dalmaları, filmin atmosferini öne çıkarıyor. Bu, bir yandan gençlerin hayal dünyasına odaklanırken, diğer yandan sinemada nostaljik bir hava yaratıyor. Karakterlerin hayal ettikleri “star olma” yolunda attıkları adımlar, izleyiciyi hem güldürüyor hem de düşündürüyor. “Rap World”, aynı zamanda sınırsız bir öz güvene sahip olan kasaba çocuklarının içsel dünyalarını başarılı bir şekilde anlatıyor ve onları gerçek kahramanlar olarak tasvir ediyor. Bu film, sinemanın küçük kasabaların ve günlük yaşamın gücünü nasıl yücelttiğini gözler önüne seriyor.

Dahomey
Bugün Benin olarak bilinen ve evvelce Fransa’nın Dahomey Krallığı olan yerden 2021’de geri alınan 26 eserin geri dönüşü, Mati Diop’un “Dahomey” belgeselinin merkezinde yer alıyor. Diop, bu eserlerin geri getirilmesi sürecini belgelerken, aynı zamanda Benin halkının bu dönüşe karşı duyduğu karmaşık duyguları da filme aktarıyor. Gençler, geri getirilmiş bu eserlerin anlamını sorgularken, Diop’un izlediği dramatik anlatım tarzı, dönemin siyasi ve kültürel bağlamını çok daha derinlemesine ortaya koyuyor. Diğer yandan, Diop’un kullandığı hikâye anlatımı, nesiller arası kültürel çatışmaları ve bu eserlerin geçmişe olan bağını inceliyor. “Dahomey”, geçmişin yeniden sahiplenilmesinin kolay olmadığını, geçmişin kötü hatıralarının ve hırslarının hiç kaybolmadığını vurgulayan güçlü bir yapım olarak öne çıkıyor.

A Different Man
“A Different Man” filmi, Aaron Schimberg’in sinemada kimlik ve görünüşün birbirine nasıl etki edebileceğine dair oldukça düşündürücü bir yaklaşımı sunduğu üçüncü filmi. Sebastian Stan’in canlandırdığı Edward karakteri, yüzündeki ciddi deformasyonu tedavi ettikten sonra, fiziksel olarak bir lider adam gibi görünmeye başlar. Ancak, içsel dünyasındaki eksiklikler ve güvensizlikler, onu Kafkaesk bir kabusa sürükler. Schimberg, “A Different Man”de yalnızca dış görünüşün değil, kişinin iç dünyasının da bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini vurguluyor. Filmin karanlık mizahı ve sosyal eleştirisi, izleyiciyi hem güldürüyor hem de derin düşüncelere sevk ediyor. Edward’ın yaşadığı kimlik bunalımı, performans sanatlarının gücünü ve toplumsal beklentilere karşı duyulan saplantıyı irdeleyerek, sinemadaki alışıldık kalıpları altüst ediyor.

Furiosa: A Mad Max Saga
George Miller, “Furiosa: A Mad Max Saga” filmiyle, “Mad Max: Fury Road”un öncesine dair müthiş bir hikaye sunuyor. Ancak, bu film sadece “Fury Road”u hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda kendine has bir aksiyon dalgası yaratıyor. Filmin başrolünde Anya Taylor-Joy’un yer aldığı Furiosa, post-apokaliptik bir dünyada hayatta kalma mücadelesini anlatırken, aksiyon sahneleri ve sürükleyici temposuyla dikkat çekiyor. Miller’ın filmi, sürükleyici anlatımıyla izleyiciyi içine çekerken, yüksek tempolu aksiyon sahneleriyle sinema dünyasında büyük bir etki yaratıyor. “Furiosa”, mad max evrenine farklı bir bakış açısı getirirken, aksiyon sinemasının da son yıllarda nereye evrildiğini gözler önüne seriyor. Bu film, sinemada gerilim ve aksiyon severler için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapım.